Friday, December 01, 2006

Basit, her sey cok basit aslInda

Dun cok ama cok guzel bir sey yaptIm; bir konsere gittim. Bugun de cok guzel bir sey yaptIm; aynI kisinin konserine tekrar gittim.

Ben dun gercekten cok guzel bir sey yaptIm. HayatImIn en guzel konserini izledim ve bana hayatImIn en guzel konserini izleten(dinleten ya da) kisinin cd'sini alIp imzalatarak ona tesekkur ettim.

Dun cok guzel sarkIlar dinledim. Hikayelerini ogrendigim sarkIlar dinledim. YaslI bir adamIn soylediklerini dinledim, ona guvendim. AslInda yaslI bir adamI dinledim. "Love falls in love with love" dedi, dinledim. "Be good to each other" dedi, dinledim. Boyle basit cumleler soyledi ama daha icten soyleyemezdi, hepsini dinledim. NasIl yaptIgInI da anlamadIm.


Bugun aynI yaslI adamI tekrar dinledim. "When you say you'll come again, you do it" dedi yaslI adam. Onem verdim, sevindim. Konserden sonra bir blues kitabInIn kendisine ayrIlmIs sayfasInI imzalatIrken ona tekrar tesekkur ettim.


Yeterince tesekkur edemedim ama. SarkIlarInI dinlerken kanImIn hIzlandIgInI, yanaklarImIn kIzardIgInI ve bu anlarIn hayatImda ne kadar onemli ve unutulmaz oldugunu soyleyemedim. InsanIn kendi dilinde bile zor ifade ettigi duygularInI yabancI bir dilde soylemesi zor.

Onumuzdeki yIl tekrar gelecekmis, tekrar izleme sansIm olur kendisini umarIm.

Thank you Doug Macleod.

Saturday, November 25, 2006

?

Gazing out my window I can see the snow below
and it flows into my soul from the eggshell of my mind.
I found a way I could navigate my boat through these troubled waters,
to the shores of Shangri-La.

Eggshells, Eggshells, help me separate my yolks from my whites.

Standing in the phone booth just waiting for the call,
but I don't know who it is or where they are.
Biding my time, in the heart of the purple city,
these bright lights shining in my eyes.

Eggshells, Eggshells, help me separate my yolks from my whites.

So there I was, all alone. Nowhere left to go but down. Only thing on my face was a frown.

Eggshells, Eggshells, help me separate my yolks from my whites.

Saturday, October 21, 2006

HEIMFEST


Gecen carsamba gunu yurt sakinlerinin birbirleriyle tanIsmasI amacIyla yurtta parti duzenlendi. Bi kac foto:

Öncelikle tabi ki DJ'imiz Nihat :)


Eski komsularImdan bi kacI var bu fotoda, cok tatlI kIzlar:


Barmenlerimiz :)


Soldaki yurt yöneticimiz Jan, digerlerini malesef tanImIyorum:


Ben ve oda arkadaşım Beate:


KarsI komsum (sagdaki) ve ust kattaki bir yurt sakini:


Diyalektinden dolayı soylediklerinin ancak 10'da 1'ini anlayabildigim eski komsu(soldaki):


Eski yurt sakinlerinden Fatih ve ben:


Fatih ve Saraybosna'lı kız arkadasI:


Iki sakin daha:


Parti odası:


Bu kızı tanımıyorum :P


Sagdaki ise Morris :)

Saturday, October 14, 2006

diyorlar ki

gözlerinde deliler doluşmuş bakıyor birer birer
delilerden sen anlarsın konuş onlarla
nasıl muhtacım buna

Hayat



Bi önceki ciddiyetsiz yazıda bahsettiğim kitap işte bu. Bir sürü yorum okudum kitap hakkında, acaba herkes benim kadar mutlu olmuş mudur bu kitabı okuyunca diye merak ettiğimden. Sanırım çok kişi mutlu olmuş.

Birkaç yıl önce yine Dost'ta dolanırken görmüştüm bu kitabı ama 3 saniye bile şans vermeden bana öğüt vermeye kalkacak kitaplardan zannedip bırakmıştım. Bu sefer iyi ki öyle yapmamışım.

Yaklaşık üç dört yıldır kendimi pisikiyatrların üzerimde deney yapsalar pisikoloji bilimi adına fazlaca keşif yapabilecekleri kadar karmankarış bir canlı olduğuma ikna etmiştim zaten. Kendimde, çevremde, hayatımda ve başkalarının hayatlarında bir sürü yanlış/eksik sezip de adını koyamamak ya da her şeyi birbirine karıştırıp işin içinden çıkamamak; hayatıma kendimce formüller bulup 4 ay sonra önce bulduğum formüllere gülüp "ne çocukmuşum yahu" demek çok yorucu. Engin Geçtan ne yapmış, benim adını koyamadıklarımın bir kısmının adını koymuş. En azından negatif olarak değerlendirdiklerimin hepsinin benim suçum olmadığını yüzüme vurarak beni rahatlattı. Ne güzel tek tek yazmış hepsini, tebrik etmek istiyorum.

"Kendi değerlerini kendi oluşturmak zorunda kalmış insanlar" kategorisine koydum kendimi. Benim de bir kategorim var artık :P "Ne güzel biri beni anladı" diye sevindigime gore, hala bunun özlemini çekiyormuşum.. Pisikoloji her ne kadar çok güzel bir bilim dalı olsa da "pisikologlar da en nihayetinde birer insan", "pisikologun benden daha akıllı oldugunu nerden bilecegim?", "neden kendimden başka birinin hayatım hakkındaki fikirleriyle ilgileneyim ki?", "önce pisikolog bana kendini ispat etsin sonra onla konuşayım" cümleleri pisikologlarla iletişime geçmeme her zaman engel oldu.

aslında bi kere gitmiştim pisikologa, üniversitedeyken, "çok yiyorum" demiştim kadına, "ama neden bu kadar çok yedigimi bilmiyorum." etrafımda 1 tek kişi bile çok yedigime ve beslenme düzenimin bozuk olduguna inanmıyordu. bunun beni ne kadar rahatsız ettigini anlatmak ise imkansızdı zaten. ben de pisikologa gittim. heralde bu şikayetle gelen ilk vakaydım, sorunu gülümseyerek anlattıgımdan pek de inandırıcı olmamıştım galiba. bana "erkek arkadaşın var mı" diye sormuştu :P ben de bayana kendimi anlatana kadar kendi sorunumu kendim çözerim dedim ve bir daha uğramadım. zaten artık herkesin, saçmaladıgını düşündüğü pisikologlarla ilgili anlatacak bi bişiyleri var..

pisikologlar hakkında hala fikirlerim değişmedi. zaten belli bir sorunum da yok sayılır. ben "ak sakallı dede"yi arıyorum. kitapta okudugum "nasıl yaşayacağını bilememe" ifadesini aynen daha önce kullanmıştım. "biri bana nasıl yaşayacagımı ve yeryüzündeki misyonumu söylesin artık" demiştim.

çeşit çeşit konuda kitap yazılmış, bir sürü felsefi kitap var, aradığımı felsefede bulabilecegimi düşünmüyorum. tecrübe idi en başından beri aradığım, hayat tecrübesi. güvenebileceğim biri, hayatını doya doya yaşamış biri çıksın bana yaşadıklarını anlatsın, en sonunda da nacizane bilgeligini bana aktarsın. sakin, hayatı düşünerek yaşamış, hırslardan arınmış, huzurlu bi insan olsun.

bu kitapta engin geçtan işte bu tarzda bi bilgelik sundu bana. her ne kadar nasıl yaşamam gerektigine, hatta neden yaşamam gerektigine dair bi cevabım hala olmasa da, sezdigim karman çorman şeylere isim koyarak kafamın içini biraz berraklaştırdı diyebilirim.

engin geçtan'a teşekkür ederim.

Wednesday, October 11, 2006

spontane

dersler olmasa okul ne guzel olurdu.

calIsmak ne kolay, ne is yapIcagIm belli, ne zaman gidip ne zaman gelecegim de belli, alacagIn para ve kendine ayIracagIn zamanIn miktarI ve saati de belli. en guzeli arkadaslarImIn da oyle oluyor; aksamları serbest oluyorlar, bi aksam olmazsa otekine plan yapabiliyoruz.. halbuki okurken her sey karmankarIs oluyor. ortada olmayan bi odev cIkageliyor, spora ayIrdIgIm vakit odeve gidiyor; proce partnerinin isi cIkIyor, bulusma baska gune erteleniyor; ders beklenenden zor cIkIyor, 3 kat fazla zaman ayIrmak gerekiyor. okulun yanında saatli is yapmak zor, bu donem hic bir sey yapmayacagIm, dayanabilirsem. yurttan okula okuldan yurtta, arada istisnai olarak gezerim ara sIra.. spontane calIsacagIm ve de spontane hobiler icad edecegim. boylece arkadaslarla da spontane planlar yapabiliriz.. zaten burada henuz cok arkadasIm yok, cok sorun olacagInI sanmam :)

herkes birer kitap okuyup hayatlarInI degistiriyodu, ben de bi gariplik var zannediyodum. bu radikal kararI vermeme aslInda bi kitap sebep oldu. "is yapmak icin ilham gelmesini bekleyin" anafikrini cIkardIgIm bi kIsIm var kitapta, disiplinsizligi ovmüyor yani.

spontane..

ben burada bir felaket kokusu seziyorum.. :P

Monday, August 28, 2006

Dresden-2

Sırtımı Frauenkirche'ye verip çektigim fotograf. Bu sokaktan çok kereler geçtim.



Malesef Frauenkirche'nin fotografI yok elimde. Icine de giremedim zaten. 2 kere denedim 2sinde de konser/ayin vardI. Frauenkirche 2. dünya savaşında yerle bir olmuş, taşlarından tekrar inşa etmişler; bu yüzden özellikle savaş dönemini yaşamış yaşlı insanlar için manevi degeri cok büyükmüş. Bunu şirketteki bir çalışan anlattı. Bu da yine savaşta yıkılmış ve Frauenkirche'ye çok yakın başka bir bina, onarılıyor:



Royal Palace - Augustusbrücke'nin bir ucu bu meydana çıkıyor, dondurma, yiyecek vs standları var:



Paraşüt en tepede


4 gün sonra ben de uçuyorum paraşütle olmasa da.. :)

Thursday, August 24, 2006

Misafir Sandalyesi

Iste bu da bel agrIsI ceken bir diplomand (sirkette tez yazIyor) Bu balonlarIn degisik renklerinden var odalarda, misafir sandalyesi yerine :) Ama uzun sure oturunca yorucu oluyor..

Wednesday, August 23, 2006

Karlsruhe, Almanya vs.


Buraya gelmeden önce Almanya'yayı kafamda çok daha farklı canlandırmıştım. Gerçi nasIl bir ulke beklemem gerektigi üzerinde uzun uzadıya da düşünmemiştim ama tüten fabrika bacaları, kosusturan insanlar aklıma geliyordu Almanya deyince, fazlası degil. Almanya'daki kendi yaşamımın ise Avusturya'dakine benzeyecegini tahmin ediyordum ama çok farklı geçti son 6 ay.

Oncelikle buraya ogrenci olarak gelmemis olmaktan dolayı cok mutluyum. Avusturya'da hep kendi yasItlarImla birlikteyim, diger insanların nasIl yasadIklarInI gozlemleyemiyorum. Burada bu fIrsatIm oldu, farklı insanlarla tanIstIm, 6 ay boyunca hic bi siy icin acele etmeye gerek duymadan yasadIm.

Almanya'nın refah düzeyi en yüksek bölgesindeyim; bunu gözardı etmemek gerek yorum yaparken ama ben edecegim :)

Öncelikle Almanya'yı bu kadar güzel bi toplum oluşturabildikleri icin tebrik ediyorum. Alman halkını içimden kaç kere tebrik ettim 6 ay boyunca bilemiyorum.. Dünya şampiyonasında gazeteci elinde Alman bayragI olan bi gence "bu bayrak ve ırkçIlIk arasInda nasIl bir bag var/var mI?" diye sorabildiginde tebrik ettim, bu sorunun anormal karsIlanmamasInI ve verilen cevabı tebrik ettim. KarsIdan karsIya yanlIs yerden gectigimde yavaslayIp gulumseyen suruculere sahip olduklarI ıcın tebrik ettim; en serseri diyebilecegim Alman Yunanistan kıyılarındaki beton katliamInI elestirdiginde tebrik ettim. Şirkette herkesin birbirine "sen" diye hitap etmesini; ama kimsenin bunu "bakınız ne kadar modernim/kuralları uyguluyorum(ne fark eder), senin bana 'sen' demene izin veriyorum" duygusunun yakınından bile geçmemesini, herkesin bu anlayIsI sindirmis olmasını taktir ettim. Şirketteki saygI dolu atmosferi taktir ettim. Hic bir disiplin kuralI olmamasınan ragmen sergilenen disiplini, disiplin kurallarına gerek bırakmamalarInI taktir ettim.. eglenirken bile aynI disiplini gostermelerini ayrIca taktir ettim.

Sirkette yüzlerce soru sormama ragmen aldIgIm hic bir cevapta negatif bir tavır hissetmedim, her seferinde sonuna kadar bilgilendirildim, olmadıysa yönlendirildim; tabi ki bunlar sirkete ozel.. Sokakta hicbir Alman yanından gecerken uzerime egilmedi, opucuk atmadI, kaslarImI catmak zorunda bIrakmadI. "benimle bir kahve icmek ister misin" sorusunu ne kadar medeni buluyorum.. Bu soruyu medeni buldugum icin, bunu icimden gecirerek zaman kaybettigim icin, Turk mentalitesini dibine kadar kavramIs oldugum icin uzgunum.

Almanların bir cocuga empati kurmayI egitiminin hangi noktasInda ya da nasıl ogrettiklerini bilemiyorum; bir toplum nasıl boyle olabilir..? InsanIn kendisinde degisiklikler yapması bile bu kadar zorken bir halk nasIl sekillendirilebilir..? (Büyuk bir ihtimalle) bir Amerikalı yanımdan "I don't speak German" diyerek yüzüme bile bakmadan geçerken, bir Avrupalı neden sorumu zamanı oldugu müddetçe ayrıntılarıyla yanıtlayıp, gözümün içine bakıp gülümseyerek "bir şey degil" der..? Maçta önüme geçip sahayı görmeme engel olan uzun boylu adam benim hiç bi etkim olmadan "seni rahatsız ettim galiba" diyerek neden başka bir yer arar? Ulke zengin, para demek refah demek vs.. Erdem karın tokluguna bu kadar baglı mı? Ince bir insan olmak bu kadar ögrenilebilir bir şey mi? (Ben büyük bir kısmı insanın dogustan sahip oldugu özelliklere baglıdır diye düsünüyordum). Kendi ulkemle arada bu kadar (cok buyuk, ama cok cok buyuk) bir fark gormeyi beklemiyordum. Her seyi hikaye gibi dinlemisim.. "Gercek", 6 ay boyunca guzeldi; bu guzelligi gorup Türkiye'de eskisi kadar mutlu olma sansIm ise yüzde sIfIr. Bu ikinci "gercek" ise inanılmaz moral bozucu..

Turk gazetelerine baktIgImda kendimi bir 3. dunya ulkesi vatandasI gibi hissediyorum. "Ne yapabilirim" diye soruyorum kendime, cevap bulamIyorum.. Universitedeki Sinem'le "Aksaray'a orman 'kurma'" planImIz aklIma geliyor, kalkIp Orman BakanlIgI'na gittigim zamanlar.. Universitede bile toplu hareket etme bilincim yoktu benim. iyice karIstIrdIm uzayIp gider bu yazI.. Demek istedigim, hem uzgunum hem de kendimi caresiz hissediyorum. Caresiz hissedince de kendimi bilincsiz ve cahil hissediyorum.

Pazartesi günü Karlruhe-Kaiserslautern maçına gittim. Dişli iki rakip bu takımlar. Biletler 10 gün öncesinden tükenmiş; ben şirketteki bi Türk arkadas sayesinde bilet bulabildim:



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
32 bin seyirci vardı, Kaiserslautern ve Kalrsruhe seyircilerinin macI birlikte izledikleri bolumdeydim. Stadyum guzel, atmosfer guzel, meksika dalgaları vs her sey guzeldı. Stadyumdan bir örnek yakaladım:


 

 

 

 

 


 

 

 

 



Iste örnegin bundan bahsediyorum.
(Pantolonun arka cebinde duran bos plastik bir bira bardagI)

Ogle Yemeginde Lahmacun

Burada ogle yemeklerini diger diplomantlarla birlikte yiyorum. DIsardan yemek IsmarlayIp bos buldugumuz bi toplantI salonuna girip yiyoruz. Ara sIra da donerciden yemek IsmarlIyoruz.




Almanya'da Turkiye'de olmayan bir sey var :"Pizza doner". Pizza hamurunun uzerine doner, donerin uzerine de marul, sogan, domates basta olmak uzere rengarenk sebzeler, onlarIn uzerine de salata sosuna benzeyen soslar koyuyorlar. Daha dogrusu koyuyor bir donerci: Mastar :)

Bugun belki siparisler daha guzel olur diyerek benim Turklugumden yararlanmak istedi arkadaslar, donerleri almaya birlikte gittik; yalnIz donerci biraz profesyoneldi alIsIlmIs donercilere gore; fast-food usulu calIsIyordu biraz; "nerden geldin nereye gidiyorsun" muhabbeti yapamadIgImIzdan pek de etki edemedim donerlerin kalitesine.

Almanya'da yedigim ilk ve muhtemelen tek kalacak lahmacun iste bu:

evet bu bir lahmacun :))

Sunday, August 20, 2006

Dresden

Bu bu yazıyı ortasına kadar 3. kez yazışım.. Kac yıldır şu bilgisayarın başındayım ama hala yazdıklarımı kaybediyorum.. İnanılmaz gercekten.. En son kodlamayı degistirdim ve yazdıgım her şeyi kaybettim. Bloga yazarken kodlamayla oynanmayacak. Ama kazandıgım bir şey var: artık sabırlı bi insanım. Bakın ne kadar sakinim.. sakinim.. sakinim.. Huuu!!

Cuma gecesi başlayıp pazar gunu 14'e kadar suren Dresden gezimi sevgili okuyucularımla paylaşmaya niyetlendim. Bir daha yazdıklarımı kaybedersem (hayır once Word'de yazmam) tekrar denemeyecegim. Neyse.. Pazartesi sabah işe başlayanlar, dersten sıkılıp mola vermek isteyenler ya da "bu kız nereyi gezmiş" diye merak edenler yalnız cok fazla bir şey beklemeden okusun.. Netekim (dogrusu nitekim) cok yorgunum ve dedigim gibi zaten 3.kez yazıyorum..

Dresden'ı diger sehirler kadar duzenli gezemedim.. Bi kuzeye bi guneye "aaa kuzeyde xxx kaldı tekrar kuzeye" derken olan bana oldu.. Zaten mumkun mertebe yeni gittigim bi sehri tramvay/otobuse binmeden gezmek gibi bir alışkanlıgım oldugundan ayaklarım iflas etti.. Zaten sağ ayağım biraz burkulmuştu onceden, zor dayandı pazar oğlene kadar.. ustune bacagım da ağrıdı.. Perişan oldum vallahi.. :P

Dresden diye başlık atmış bulundum silmiyim Dresden'ı anlatmaya başlıyım. Dresden cok guzel bi şehir. Almanya'nın Sachsen eyaletinin başkenti("Bundeshauptstadt" başkent olarak cevriliyor ise).Artık gezi anlayışım biraz degistiginden ve eskisinden farklı olaraki bitli turist gibi ac karna gezmedigimden kendime kahvaltı, yemek ısmarladım Dresden'da. Ornegin :














Dresden'da bir kac tane kayda değer kopru var ama en cok guzel carpanı Augustusbrücke yani Augustus koprusu. Kopru bu ismi Sachsen prensi Friedrich August'tan almış; prens August'un onemini ve tarihteki yerini bilemiyorum. Biraz okudugumda bu yazı guncelligini yitirmemiş olursa tekrar yazarım. Augustbrücke (trafiğe kapalıyken):














Augustbrücke'de ben(fotografımı ceken kişi epey bi oynatmıs makinayı):















Augustbrücke gece:















Elbe nehri kıyısı - gunun farklı saatlerinde(bu arada Elbe'nin Turkcesi nedir?):





























Kreuzkirche

Dresden'daki cok guzel yapılardan biri de Kreuzkirche:

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

Ve evleniyorlar :)


 

 

 


 

 

 

 

 


Gece cektigim birkac fotograf daha:















Asagıdaki fotografta bulanık figür bir yamaçparaşütü:

 

 

 

 

 

 

 

 


Dresden'da cektigim diger fotografları da yarın koyarım artık bloga. Simdi uyumam lazım, yarın buradaki sondan 9. isgünüm :)

Wednesday, August 09, 2006

Münih - Michaelskirche

Münih'teki Michaelskirche şimdiye kadar gördüklerim içinde en çok hoşuma giden kilise. Kapıdan girince solda bi odacık var (odacık denmez muhtemelen ama isimlerini bilmiyorum). Aşagıdaki resim bu odacıgın resmi; ortada küçük bi defter var, yanında da mum yanıyor:



















Yukardaki resimde kapıda asılı cerceveler görünüyor, onlardan birinin fotografı bu da:



















Çok kabaca çevirmeye calısırsam diyor ki: "İnsan sevdigi birini kaybettiginde cektigi acı dayanabilecegi maximumun sınırına erişir. "..." Daha sonra üzüntü denizinden umut ve güven adası orataya cıkar. Kaybedilen kişiyle paylaşılan anlar, bu kişiyle bağlantılı yerler ve tecrübeler hatıraların tutundugu adalardır. Sevilen kişinin hatırasının sadece bir kişide degil bir toplulugun hatıraları arasında yer aldıgını bilmek ferahlatıcıdır. Sembolik bir hatıra mekanı ("Ort des Erinners"i baska türlü ceviremedim) olan bu deftere istediginiz kisinin adını yazarak, onun hatırasının yasayacagından emin olabilirsiniz. "..."

Ben bu yazıyı okuyunca hiç böyle bir acı yasamadıgımı ve bu tarz bi ferahlama yöntemine hiç ihtiyaç duymadıgımı düşündüm. Sanırım şanslıyım. Sonra bi an (hiç bu kadar büyük bi acı çekmemiş bi insan olarak) kendimi bi oyunun içinde gibi hissettim. "Sevdigin insanın hatırası yaşayacak" vs tarzında cümleler.. ("Üç vakte kadar...") Hatıra ne demek, hatıranın yaşaması(korunması ya da) ne demek? Gönüllü olarak kendimi kandırmamı bekliyor benden bu yazı. Sanırım dinler ve kiliseler üzerine (ya da camiler) ruhen biraz daha olgunlaşınca düşünmeliyim. Ama bu kadar büyük bi acıya ev sahipligi yaptıgını iddia eden bir deftere sahip ise kilise, deftere "I was here!" seklinde yazıların yazılmasına engel olmasını beklemek hakkım en azından. Ya da cercevetilmiş yazıyı yazan kim, bunu bilmek de hakkım. Ya da ben Hristiyan degilim anlamıyor muyum? Ya da blogda daha fazlasını yazmamalıyım :)

Sunday, August 06, 2006

Das Fest ve New Model Army

Münih'e ara verip gecen haftaki festivalden bi kac fotograf koymaya karar verdim. Festivalin adı "das Fest". 3 gün sürdü ama ben bi gün gittim sadece. Almanya'nın en büyük açık hava festivallerinden olarak geciyor internette. Gecen yıl (bu yılki sayıya bakmadım) 200.000 kişi gelmiş festivale. Bunlar birlikte gittigim arkadaslar:
















Soldan saga: Dominik, Viktoria (umarım dogrudur yazılışı, kendisi Macar), Tamas

















Bu da herhangi bir kanıt teşkil etmiyor ama New Model Army konseri :P(Sadece benim hala fotograf cekemiyor olduguma kanıt galiba bu fotograf.)

















Konser gayet basarılıydı, her ne kadar New Model Army'nin sadece 3 şarkısını duymuş olsam da dinlerken baya zevk aldım diyebilirim. Konser sonrasında "sarhos ve mutlu" alman genclerin show'u ise görülesiydi gercekten.. :)) Cok komik oluyo bu Almanlar icki icince.. Birasında ne var bu memleketin cözemedim bi türlü.. Saldırgan degil mutlu oluyo burda insanlar bira ictikce :))

Münih - KARE (die Wohnsinnigen)

Münih'le ilgili tabi ki öncelikle anlatılması gereken başka seyler var ama unutmadan hayalimdeki koltuk takımını sizinle paylaşmak istedim :)

Yerleşik hayata gectigimde (1-okul bittiginde, 2-yasayacagIm sehre karar verdigimde - ama umarım en gec 3 yıl icinde :) ) iste boyle bi koltuk takımı almak istiyorum (tabi ki bi de 3-yeterince para kazanabilirsem :) )
















Oyle ahım sahım bi görüntüsü yok galiba.. ama bu koltuk takımı tam bana gore (koltugun sehpaların dolapların sekli; yastıkların ve ahsapın rengi);ayrıca oturup test ettim cok rahat :)

Sanırım toplam 5500-6000 euro arası tutuyor hepsi. Türkiye'de bu kadar mobilyanın ortalama maliyetini bilemiyorum gerci ama cok pahalı olmasa gerek.. Sinem arkadasım bu konularda usta sayılır artık, bi yorum yapar heralde :P




















Aslında ben bu magazayı bastan asagı cok begendim, benzerleri cok ama her katı birbiriyle tutarlı olan magaza pek yok. Internette adresini buldum: KARE. Web sayfası cok itici. Magazanın web sayfasıyla hic alakası yok. Gitmek isteyenler icin söylüyorum, Sendlingerstrasse'de bu magaza :) Amma reklam yaptım yeter artık >:( Koltuk da koltuk.. Kapatıyorum bu yazıyı.

Münih

 

 

 

 

 

 

 

 

 



Sanırım bu fotograf yeterli Münih'in ne kadar güzel bi şehir oldugunu anlatmak icin. (Bu fotoyu Frauenkirche'nin kulesine çıkıp çektim.) Münih'te yaklaşık 25 saat kaldım, gece gezmesi tabi ki yapamadım yalnız başıma olunca; gerçi kaldIgIm hosteldeki bayan davet etti ama canım istemedi yorgunluktan. cumartesi günü sabah 8'den akşam 19'a kadar şehri gezdim (arada hostele gidip check-out yaptım sadece). Sinem bilir, tabanlarım agrIdI resmen :P Off gercekten ne cok yürüdüm..

ForografInI cektigim yerleri anlaticigim.

Avusturya - Mondsee

Türkiye'dekilere cok yabancı geleceginden eminim; yalnIz ben burada sehirler arasI yolculuk etmek istedigimde internette gidecegim sehre giden birini bulabilirsem onun arabasında seyahat ediyorum.

Viyana'dan Münih'e de aynı şekilde gittim. Lukas ve 7-8 yaşlarındaki ogluyla; malesef fotograflarInI cekmedim. Zaten araba sallayInca ben uyku moduna girdigimden fazla muhabbet de edemedik. Arada Salzburg bölgesinin(eyaletinin) sınırındaki Mondsee'de mola verdik. Lukas'la oğlu torte yiyip kahve icerken ben de fotograf cektim:

















Fotograflardaki tarih yanlış; dikkat etmemişim malesef. Dogru tarih: 04.08.2006
Çok güzeldi manzarası Mondsee'nin (Mond=ay, see=göl); ama biraz daha yaşlanmak lazım böyle bi yerde tatil yapmak için :)



Wednesday, April 12, 2006

Saturday, March 25, 2006